Anasayfa Foto Galeri Köşe Yazıları Ziyaretçi Defteri AB COMENIUS İletişim
 
Köşe Yazıları


  

TEK DOSTUM

 

En iyi arkadaştır;

Kalem ile kağıt.

Seni en iyi anlayan,

Sorgulamayan,

Tek dostundur.

Sessizce dinler yazdıklarını kağıt.

Kalemini her oynattığında,

Çıkan kelimeleri tek o anlar,

Tek o senin baktığın yerden bakar,

Usulca izler yazarken seni,

En iyi sırdaşın olur her zaman

Ve hiçbir zaman yarı yolda bırakmaz seni

Hep yanındadır.

Varlığını hep hissettirir sana

Adeta seninle bir bütün olur.

Bazen yazarken gözlerin dolduğunda,

Tek bir gözyaşınla yazdıkların sulanır,

O zaman daha iyi anlarım beni anladığını,

Benimle gülüp benimle ağladığını,

Aynı şeyleri hissettiğimizi...

                                                                                                  Nida BIÇKICI

                                                                                                     10-E 435


       BENİM MİNİK ORDUM

     Arkamda 10 kişilik küçük bir ordu, yine dağları tepeleri aşıyoruz. Hayatımda gördüğüm en güzel orduya sahibim ben...Arkamı dönüp kontrol etmeme rağmen biraz yürüdükten sonra tekrar bakmaktan kendimi alamadığım bir öğrenci ordusu...Hava çok güzel...Rüzgar bazen ılık...Tatlı tatlı dokunuyor yüzümüze. Bazen de hırçın bir dalga gibi vuruyor bedenimize, arkaya büküyor bizi...Arkaya bakıyorum yine. Küçük,sarışın bir öğrencimin şapkası dikkatimi çekiyor, hayran kalıyorum...Kıpkırmızı bir şapka, kenarında rengarenk çiçek desenleri...Gülüyorum, o da şapkasının altından tatlı tatlı gülüyor bana.
    Kafamı çevirmemle birlikte hiçbirimizin beklemediği sert bir rüzgar, birkaç adım geriletiyor bizi. Anında bir çığlık...Nefesim kesik arkaya dönüyorum hemen. Sarışın öğrencimin şapkası uçmuş gidiyor...Öğrencimse çığlık çığlığa haykırıyor, ağlıyor. "Yetişebilirim" diyorum kendi kendime. Koşmaya başlıyorum. Şapka yerde duruyormuş gibi oluyor. Hemen yerden alıyorum ama kendimi zar zor frenliyorum. Biraz silkeledikten sonra şapkayı alıp geri dönüyorum. Sarışın öğrencim sarılıyor belime hemen. Sulu gözlerini kaldırıp bakıyor bir süre, sonra:
   -Teşekkürler öğretmenim, diyor.
   Yanımızda uzayıp giden yeşillikle birlikte yürümeye devam ediyoruz. Sarışın öğrencim sürekli geri kalıyor.
   -Hadi,diyorum. Geri kalma, beni endişelendiriyorsun.
   Elleri arkasında, birşeyler saklıyor ama birşey demiyorum...
   Nihayet okula varıyoruz. Öğretmenliğimin ikinci gününde dersime başlıyorum. Bir süre sonra sarışın öğrencim izin istiyor. 2 dakikalığına izin veriyorum. Birkaç dakika sonra kapı aralanıyor. Sarışın öğrencim elleri arkasında bana doğru geliyor:
   -Öğretmenim size birşey vermek istiyorum, diyor.
   Yavaşça ellerini öne doğru getiriyor...
   Daha önce hiç bir arada görmediğim rengarenk çiçekler, sarı bir kurdeleyle tutturulmuş...O kadar mutlu oluyorum ki bunları görünce...O ise bana gülerek şunları söylüyor:
   -Öğretmenim, şapkamı kurtardığınız için teşekkür ederim...

Merve DÜZELTEN

10 Fen-B 745

 


Konu: Orhan KEMAL"in, "İKİ BUÇUK" adlı hikayesini tamamlama çalışması

Hikâyenin verilen kısmı:

                               İKİ BUÇUK
  İşte gene sevmediği bir duruma düşmüştü!
 Bin kez söylemişti kendi kendine ki “Dolmuşa bindiğim zaman değil, inerken parayı vereceğim bundan sonra!”
 Olmuyordu, olmuyordu Allah belasını versin. Bundan önce bir değil, belki de on, on beş, yirmi sefer hep aynı duruma düşmüş, şoförle takışmıştı. En temizi, dolmuştan ineceği yere gelince, inmeden önce parayı vermekti. Bir süre öyle yapmıştı. Ama bu sefer, bu sonuncu sefer… Durak kalabalıktı. Birkaç kişi koşmuştu, çevik bir davranışla girivermişti arabaya. Solunda iki kişi. En sağdaydı.Yanındaki bozuk paraların en küçüğü iki buçukluk.Şoför almış,ötekilerin iki buçuk, beşliklerinin üzerini vermiş onunkini…Bu sırada en sağdaki inip bir başka yolcu binmeseydi şoför herhalde parasının üstünü verecekti.Çünkü davranışı öyleydi.Ama yolcu “ Cağaloğlu” deyince şoför yeni müşteriyle konuşmaya dalmış, iki buçuğun üstünü unutmuştu...
                                                        Orhan Kemal
 
 Olmuyordu işte… Ne yapabilirdi ki!
Arkadan üçüncü koltuğun önüne kadar ilerledi. Elini yukarı doğru uzatıp tutundu. Düşünmeye başladı. Hatıralarına döndü yine. Her gün düşündüğü aynı hatıraları… içi buçukluğun üstünü ilk alamadığı gün! Şoför gaza basıp harekete geçmişti. Tabi diğer yolcuların para üstünü vermişti bundan önce. Elini uzatmış para üstünü beklerken aniden dolmuşun önüne çıkan yaya yüzünden şoför frene basmak zorunda kalmış, öfkelenmişti. Söylenmeye başladı dikkatsiz yayalara. Çok trafik kazası oluyordu onlar yüzünden. Tabi bu sırada iki buçukluğun üstü unutuluyordu. Ne zaman iki buçukluğun üstünü verecek diye soran meraklı bakışlarını şoförün üzerinden çekmeye karar kıldı. Arkadan üçüncü koltuğun önüne kadar ilerledi. Gülümseyen bir bakış hissetti üzerinde. Yanılmamıştı. Bir arka koltukta kendisine bakan gözler ile karşılaştı. “ Boş ver şoförler böyledir. Unuturlar yada umursamazlar” diyordu. Ve nereye savrulduğu belli olmayan uzun kehribar rengi saçları da bu cümlelere eşlik ediyordu.
Gülümsemesi ile cevap vermişti o da.
           Böyleydi işte tanışmaları. O zaman için oldukça güzel bir anıydı içi buçukluğun üstünü alamayışı. Hatta, bazen bilerek tekrarlardı bunu. Onun dolmuşta olduğunu bilirdi. Kehribar rengi saçlara bakardı yan gözle. İçi buçukluğu verir üstünü alamadan arkaya doğru biraz ilerler. Şoför farkında bile değil. Ona vereceği para üstünü başkasına verirdi. Oda bekliyormuş gibi bakar sonra vazgeçip arkadan üçüncü koltuğun önünde dururdu.
           Tüm bunlar o kaza öncesinde kalmıştı.
           Dolmuştan gelen ani fren sesi... Dikkatsiz bir yaya... Yere serilmiş kehribar rengi saçlar..!
           Kahretsin. Kahretsin!
           Yine aynı anı, aynı görüntü, aynı yer. Her gün daha çok nefret ediyor, daha çok lanet okuyordu. Hele şu iki buçukluğun üstü! Kurtulamıyordu bu durumdan. Şoför para üstünü unutmaktan vazgeçmiyor. O da kehribar rengi saçlardan vazgeçemiyordu. Adımlarını aynı yöne doğrultuyor, gözlerini aynı noktaya dikiyor. Lanet olsun!
          Tüm düşünceler tekrar başa dönüyor.
          Ve gene hiç sevmediği o duruma düşüyordu.
          İki buçukluğun üstünü alamıyor…
                                                                           Selma BERBER 
                                                                                  11 TM-A
                                                                                       519
 

2008-2009 ÖĞRETİM YILI


 

 

 

 

 

        NADIDE ARKADASLARIMIZ “DOSTLARIMIZ”

     Nadide çiçekler vardir doğada,nadir bulunduğundan degerini bilen kimseler için o kadar degerlidir ki…Mazide anılarımız vardır kafamızda,bir daha o anları yasamak mümkün olmadigindan hiç unutulmaz ki…Her yerde,gittigimiz  her mekanda,mutlaka bir arkadasimiz vardir,hepsinin degeri bir degildir ki…Kimi arkadaslarimiz vardir,onlarla sadece zaman geçirmek,gönül eglendirmek için görüsürüz..Bu tip insanlari her yerde bulmak mümkündür.Ama birde nadir bulunanlarindan vardir,o nadide insanlar,dostlarimiz.Bizlere sadece iyi günde degil,kötü günde de hayat yoldasi olurlar.Arkadaslarimiz,bizlerin bir hatasini görseler gülüp geçerler,dostlarimiz ise bizi uyarirlar,o hatayi bir daha yapmayalim diye.Dostlarimizdan bir sey istesek ellerinden gelen,gelmeyen her seyi yapmaya hazirdirlar.Tabir yerindeyse bizim için “saati düdüge çevirip zamani öttürürler”,yinede bizi yüzüstü birakmazlar.Bu yüzden hayatimizi önemli ölçüde etkilerler.

        Bir gün iyilik ve kötülük deniz kenarinda karsilasirlar. Sonra elbiselerini çikarip kendilerini dalgalarin kucagina atarlar. Bir süre sonra kötülük sahile çikar ve iyiligin elbiselerini giyerek kendi yoluna gider. Iyilik de denizden çikar; fakat elbiselerini bulamaz. Çiplak kaldigi için çok utanir ki… Kötülügün biraktigi örtüye bürünür ve o da kendi yoluna gider. O günden beri insanlar ne zaman karsilassalar, iyilik ve kötülügü tanimlamakta hep güçlük çekerler.

        Bizlerde dostlarimizi seçerken dis görünüse aldanmamaliyiz. Çünkü iç güzelligi, gönül  temizligidir. Su an var olan arkadaslarimizin da kiymetini bilmeli ve onlara da kendi kiymetimizi en iyi sekilde bildirmeliyiz.

Abdülaziz BASAK     11 FEN/C   248

---------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------- 

                                     DOSTLUK ÜZERINE

          Bir gün gelir dünyaya gözlerini açarsin. Yapayalnizsin.Sadece senin için annen ve baban vardir.Gözlerini açtigin andan itibaren dünyayla tanisirsin.Iste o an baslarsin hayatin acisini da tatlisini da tatmaya.Yüreginle, duygularinla, ruhunun en derinliklerinde…

          Ve bir gün daha gelir. Bir bakmisin yaninda annen ve baban disinda onlarca kisi… Bu onlarca kisi içerisinde bir ya da birkaçi senin için özeldir, öyle degil mi?

         Dostluk nedir bilir misin? Sana her gülen kisi midir ki senin dostun? Seninle her hafta sonu oturdugun semti karis karis gezen kisi midir? Sana yol arkadasi olan kisi midir? En önemlisi de “Beni her zaman dostun bil!” diyen her kisi midir? Bence hiçbirisi degil.

         Unutma! Bu yasam sana her felaketi sunar. Iyisini de kötüsünü de… Hiç düsündün mü? Için için agladiginda, gözlerinden damla damla yas aktiginda kaç kisi sana gönlünün en ince  noktasindan koparak, “Neden agliyorsun canim?” dedi? Yüreginde alev almis yanginin sebebini söylediginde kaç kisi  “Takma kafana geçer.” demekten  baska birsey yapti?Kaç  kisi derdine derman oldu? Kaç kisi senin içinde  patlamak üzere bir bomba oldugunu hissettiginde sana elini uzatti? Bir hata yaptiginda kaç kisi “Aman bana ne…” demeyip sana dogru yolu göstermeye çalisti? Kaç kisi sevindiginde sevincine ortak oldu? Kaç kisi…

        Dost, senin her döktügün yasi, dost bildigin kisinin hissetmesidir. Gözünden dökülen  her kivilcim tanesinin altinda sebep arayan kisidir. Kivilcim tanelerinin olusturdugu alevlerden seni kurtarmak isteyen kisidir. Içinde patlamak üzere olan bir bombayi imha eden kisinin eli senin dostunun elidir. Derin bir çukura düstügünde, yanlis bir yola saptiginda sana yardim eden el senin dostunun elidir. Senin için, korkmadan yanginin ortasina atilan kisidir senin dostun. Bu dünyadan göçüp gittiginde  bile seni kalbinde yasatan, seni unutmayan, seni düsünen, her gününü seninle yasamaya devam eden kisi, iste senin gerçek dostundur. Eger bu duygulari sende hissediyorsan onunla senin için söylenecek tek söz var : SIZ GERÇEK DOSTSUNUZ…

ESRA  ÇAKMAK    11 FEN \ C

---------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------- 
 

                                                KELEPÇE

 Ilık bir ilkbahar aksami, gökyüzünde yildizlar… Sevgi nedir bilmeyen su gönlüme vefayi anlatiyordum; vefasizligi. Insan miydi vefasiz olan yoksa vefa miydi insani terk eden? Dünyanin sahteligine o da mi ayak uydurmustu. Ben miydim onu fark edemeyen, o muydu kendini bana fark ettirmeyen? Belki de kapinin arkasinda kesfetmeyi degil kesfedilmeyi bekliyordu. Iste ben bu sorularin cevaplarini yildizlarda ariyordum. Gökyüzünde yalniz gezen yildizlarda. Ben de yalnizligimdan kurtulmak istiyordum belki de, kim bilir?

            Daldiriyordum elimi gökyüzüne. Içlerinden en sönük olanini seçiyordum. Gitmek istiyordu kendi dünyasina. Bekleyeni vardi, bagliydi sevdiklerine. Aciyordum kendime ve gönderiyordum onu. Soramiyordum sorularimi, bulamiyordum cevaplarimi… Egdim basimi. Utaniyordum benden, senden ve ondan. Günes gülüyordu her sabah bize; gözlerimizi kapatiyorduk. Yagmur dokunmak istiyordu tenimize; duvarlar örüyorduk. Sisti birbirimizi görmemizi engelleyen; onu kabulleniyorduk. Ben bu muydum? Biz böyle mi olacaktik? Oysa kelepçelerle tutunmaliydi hayata insan. Ayrilmamaliydi sevdiklerinden. Baglanmaliydilar birbirlerine taç yapilan papatyalar gibi. Güz gelince de kurumamaliydilar ama.

            Saç örgüsüydü vefa, dokununca bozulmayan. Bir odunun külleriydi vefa, rüzgârda dagilmayan. Ip yumagiydi vefa, içinde kopukluk olmayan. Denizdeki balikti vefa, sudan çiktiginda geri dönmek isteyen. Sürüdeki kustu vefa, sürüden kopamayan. Yapisik ikizlerdi vefa, ayrilmayan. Bir avuç insandi vefa, kelepçelerle baglanmis…

            Hayat miydi bana soru soran; ben miydim sorularimla hayati bogan? Bekle gönlüm bekle, bir gün ögreneceksin elbette. Ve sen ey vefasiz insan, bir gün sende kelepçeleneceksin hayatta.    

ELIF BETÜL TULUNAY  10TM-A 475  

---------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------- 

                                       Kırık Kalplerin Öyküsü

Kiminin hayallerini fazlasiyla besleyen ask, incelikli bir zehir çesidinden baska bir sey degildir. Yavas yavas ve sürekli etkisiyle, o görünmeyen dokusuyla, herhangi bir hayati yok eder.
     Yok edilen her hayatin bir yok edilis öyküsü vardir. Benimki bunlardan sadece biri..
     En güzel baslangiçla baslamisti ask. En güzel...
Bitisi hüsrandi bana göre. O giderken ‘‘Gitme! Ben seni el üstünde, hatta bas üstünde tutarim merak etme!’’ demistim. Sessizce... içimden... Yolun ortasinda sapi kirik bir valiz gibi terk edilmistim. O gün yasadigim dünya sanki bir hayaletler ülkesiydi,ya da ben hayalettim... Kirikti kalbim... Paramparça... Kirilmis demek; içimde artik bir araya gelemeyen bir, iki hatta üç parça olmasi demekti. Yasamak için, içimdeki gicirtilari, çöküsün çatirtilarini, yüregime duyurmadan, bu parçalari bir araya getirmeye çalisiyorum senden sonra..
     Bir hayat kirildigi zaman yeniden bir araya getirilemez. Yalanciktan onarilir, kirik parçalarin üzerine yapistirici sürülebilir ama yapistirildigi nokta; her zaman göz önünde kalir.
     Bu durumda vazgeçmek gerekir. Kalbince kararlar almak; ‘‘Vefasiz insanlara verecek umudum yok artik!’’ diyebilmek.. Umutlarini yanina alip gitmek.. Aci asirilastiginda ayakta kalabilmek için ölmek..
     Ask acisi çekenlerden su masali dinlerdim hep, simdide ben anlatiyorum: ‘‘Kardelenin çok sevdigi bir sevgilisi varmis. Bahar da doyamamislar birbirlerine, yaz bitiminde karar almislar; kisin görüsmek üzere. Kardelen tüm cesareti ve kocaman kalbiyle, kalin kar tabakasini çatlatarak çikmis gün yüzüne.. Gözleri sevgilisini aramis ama sevgilisinin cani tatli gelmis ve kardelenin kocaman askina ihanet etmis. Kardelen vefasizligi ögrenmis.. Asiklara ibret olmus.. Sevgilinin adi da ‘hercai’ kalmis. O günden beridir ki vefasiz sevgili hercai diye anilmis.’’
     Ve simdi sen sevgili; sakin geri dönme! Senden ögrendim ben birçok seyi: Vefasizligi… Aldatmayi… Kaçmayi… Anilarda yalniz kalmayi…
     Simdi geri geldin, eline ne geçti ?
     O geri döndügünde dönüsü zihnimde, hiçbir kapi açmayi basaramamis, yüregimin kapisini ise sonsuza dek mühürlemisti.
     Yenilmistim iste! Oysa insanin sunu söylemeye cesareti olmasi gerekir ‘‘Hâlâ ve her zaman!’’
     Alismistim; alismaya ve kaybetmeye..
     Ama yine de kaybolan umudumu arayacagim kirik kalbimle.. Çünkü dünyaya gelen her yaratigin en derin tutkusu devrim yapmak degil ~sevmek ve sevilmektir.~
     Kim bilebilir ki, kalbi kirik her asigin böyle hikâyelerinin olmadigini
         Anlatmaya dilinin yanasmadigi...
         Ya da hatirlamaya kalbinin dayanmadigi…

 Tugçe ALTUNBULAK  10 TM-507
---------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------- 

                                            (BASLIKSIZ)


Çok zor sevdigim buralarda sensiz kalmak. Senin olmadigin bir sehirde uyumak ve yeniden uyanmak... Uzaklardasin simdi... Hiç dönmeyeceksin, güldürmeyeceksin bu yüregi biliyorum. Siyaha boyuyorum sensiz bu dünyayi; dogmasin günes istemiyorum.
        Neredesin kara sevdam? Gözlerimde kurumadi hâlâ yaslar, dindiremiyorum bu yürek acisini. Dön desem, uzatsam elimi, bilirim tutmazsin. Dogmuyor günes, dön sevdigim. Bitir sensiz su zalim günleri. Kurtar bu yüregi karanliktan. Birakip gittigin o kösede bekliyorum. Hani dönersen uzaklarda arama buradayim,  yine yilmadan bekliyorum.

Gelme be sevdigim, bir ömür beklerim seni. Sevdan bende. Varligin veya yoklugun somutlugundur bu yürekte. Bilirsin hep soyutlugunda aradim seni, gözlerini.

Senin için akacak yaslarim yine. Her damla yas haykiracak yüzüne ""Neden?" "diye. Yine cevapsiz birakacaksin sorularimi, susacaksin degil mi? Gömeceksin bu bedeni bir kez daha kara topraga.

Yapma sevdigim birakma ellerimi. Göm bu bedeni topraga ama günes ol dog  üzerime. Akan her yasimda yagmur ol yag topragima, birakma beni sensiz ama. Yine derin bir sessizlik... Bir çiglik ariyorum uzaklarda, çok uzaklarda... Yagmurda islanan öksüz bir çocugun annesini istemesi gibi ellerimi açtim, istiyorum seni yaratandan. Ellerim bos dönüyorum bir kez daha. Bir seyler söyle, haykir yüzüme. Derin bir sessizlik daha. Agliyorum yine dinmiyor göz yaslarim.

Bir mektup aliyorum, senden oldugunu söylüyorlar. Ve ben bir kez daha agliyorum. Mutluluk gözyaslari bunlar. Elim varmiyor açmaya, bakiyorum bakiyorum...
       ""Yüregim, derin yaram sen hep benimlesin. Susmam seni korkutmasin. Sonsuz sevdamsin sen. Ama zorunlu bir veda bu... Hiçkirarak yaziyorum satirlarimi. Gözlerimden akan her damla avuçlarima kan olarak düsüyor. Sürükleyemem seni kendimle. Belki anlatamayacaksin. Ama zorunlu bir veda bu… Severek uzaklasiyorum senden. Mesafeler zincir oluyor yüregime. Hasta kalbimi iyilestirmeye yetmiyor yine de. Dünyaya dair son günlerim bunlar. Korkmuyorum ölümden. Kara topragin altinda içimi tek sizlatan yoklugun olacaktir. Güzel ellerinle dokundugun tenim böceklerle arkadas olacak. Ve ben onlara bile adini sayiklayacagim.Kavusacak bu yürekler bir gün, inaniyorum sevdigim..."
 
EBRU DILMEN  10 TM
---------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------- 

                                Bir "Portre" Çalismasi
                                                                     
Mustafa

Demir ayaklari olan, tahta bir siranin üzerinde oturuyordu. Kimi zaman gülüyor, kimi zaman daliyordu. Okul formasi diye giydigi kiyafet okul formasi gibi degil, siradan bir pantolon-gömlek gibi duruyordu. Sanki kavgadan yeni çikmis gibi bir hali vardi.

Çevresine bos gözlerle bakarken, siranin üstünde ne yaptigini anlamaya çalisiyordu. “Saçlari sivri” demisti önden biri. Kalkip saçlarina baktigimda “sekil yapmak” için saçlarini iyice bozdugunu görüyordum.

Sabirsiz bir o kadar da çelimsizdi. Çok konusurdu normalde; ama siranin üstünde otururken annesinin yapmayacaksin dedigi bir seyi yapmis bir çocuk gibi, süt dökmüs kedi gibi davraniyordu...  Belki de … Hoca’nin yapacaksin dedigi bir seyi yapmaya çalismakti bu durus…

Bir yandan yapilan esprilere gülmeye çalisirken, bir yandan da sabit durmaya gayret ediyordu. Içinde kendinin de bilmedigi hisler vardi. Çünkü ilk kez konu mankeni olmustu. Yüzünü kirmiziligi bir yana kulaklari bile kizarmisti.

Çalan zille siranin üstünden firlayip “Ooohh” çekmesi bir olmustu. Az önceki Mustafa’yla arasinda uçurum kadar fark vardi.

Tugçe ALTUNBULAK 10Tm/507

---------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------- 

                                         KIRMIZI HÜZÜN

Mevsimlerden yaz, aylardan temmuzdu; ama günlerden hangi gün oldugunu bilmiyorum. Artik takvimlere bakip günleri geri saymaktan biktim. Zaten zaman da su gibi akip geçmiyor muydu? Hayati dolu dolu yasamak varken niye günleri geri sayalim ki?  Ben de su anda deniz kenarindaki evimde oturup pencereden disari bakiyorum. Insanlar bir telas içinde, günes ise bize ve sehre veda ettigi için üzüntülüydü sanki. Bu görüntüyü çok seviyorum. Çünkü gökyüzü bir kirmizi canliliginda, deniz ve insanlar ise mavi telas içindeydi ve bu kirmizimsi gökyüzü denizle ufukta birlesirdi. Iste o anda ufukta bir renk geçisi yasanirdi. Renkler bu mükemmel manzarayi tamamlamak için birbiriyle yarisirdi. Kazanan renkler bu mükemmel manzarayi tamamlardi. Insanlar bir telas içinde olmasina ragmen etraf yine kendini aksamin sakinligine birakiyorlardu. Kisaca sehir gizli bir yalnizliga bürünüyor ve gündüzki nesesini kaybediyordu. Bence günes ile sehir birbirine âsikti.

          Günes her gün ona veda ettigi için üzüntülü, sehir ise kendini yalnizligin o acimasiz karanliginda buluyordu ansizin. Bu vedalasma sirasinda hafif bir esinti gelir sehre. Bana bu tatli ve ilik esinti günesin sehri ne kadar çok sevdigini anlatan bir ask mektubunu animsatiyor. Evet, yine günes sehre ve bize veda ediyor. Sehir kendini yine yalnizligin acimasiz karanligina birakiyor. Rüzgâr ise yine günesten sehre mektup getirdi.

          Iste bence bu manzara hüznün simgesiydi. Ama bu manzara her ne kadar hüznü simgelese de içinin huzur kaplamasini da sagliyordu.

Sibel ÜN   10 Fen C  422
---------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------- 

                                            ÖLÜM 
Agir agir gözlerini açti Süleyman Efendi. Ilk hissettigi parmaklarinin acisiydi,yine nasirlanmis...Sonra içeri, odanin her kösesine sizmaya çalisan gün isigi... Parmaklari aciyi daha çok hissedecek belki; ama yine de kendisini yalniz birakmayan, her zaman kendisini karsilayan bu isiga yardimci olmak için kalkip perdeyi ve cami açti.Isikla birlikte odasina biraz da hava gelir diye, evinde yeterince bos yer vardi ne de olsa.
           Okunan ezani duydu; ama yine de uyudu.Hem öglen vaktine daha çok vardi. Bu onu günahkar da yapmazdi ne de olsa. Hem hala kunduralari da vurmaya baslamamisti. Allah"in adini anma, O"ndan yardim bekleme zamani gelmemisti yani.
           Günes tenini yakmaya baslayinca yatagindan kalkti.Tekrar uyuyabilmek için günes isiginin onu terketmesini bekleycekti. Ve isik onu terketmeye baslayinca yine uyuyacakti; ama bu bir daha uyanmamak için...
   
          Gözlerinden süzülen karanliklar toprakla bulustu. Topragin karanligiyla bulustu ayrilmamak üzere.Yazik mi oldu Süleyman Efendi"ye? Ya da tam tersi... Yasadigi dünyada onu bekleyen tek yerdi belki de burasi. Zaten hayatta yarim kalan bir seyi yoktu, yarim birakabilicek herhangi bir seyi. Mendil paketi... Belki yeni almisti onu, daha bir kaç tane kullanmisti içinden?
         Alacaklilari vardi. Süleyman Efendi"nin gidisine itiraz edemediler. Teker teker helal ettiler haklarini öldügünü duyunca. Alacagi olmadigina üzüldüler. Ordan kendilerine pay çikartabilirler diye düsünmüslerdi; ama olmadi. Yine de omuzlarda tasidilar, cenaze namazini kildilar, tabutunun üzerine toprak savurdular, karanliga kavusmasina yardim ettiler.
             Bir tüfek vardi duvarda asili. O da yoktu artik.Ya bir depoya kondu ya da baska birinin duvarinda asili artik. Pakette yarim kalan mendiller de tüfegin tozunu almak için kullanildi. Esvabi da baska bir kimsede...
             Yabanci biri duysa firtina kopmus sanir. Burada yasayan insandan tek iz bile kalmadi çünkü. Oysa bir yasam vardi orda. Firtina falan da kopmamisti üstelik. Açik pencereden giren hafif bir rüzgar alip götürmüstü Süleyman Efendi"yi. Hafifliginden olacak ki kahve ocaginda iki satir yazisi vardi. O hala orada yazili el yazisiyla; Ölüm Allah"in emri,ayrilik olmasaydi...

Selma BERBER10 TM A

---------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------- 

                                    SÜLEYMAN EFENDI
              Içindeki güzelligin aksine olsa gerek çirkin yaratilmisti yüzü. Uzun boylu, iri yapili, saçi sakali birbirine karismis bir adamdi. Geçtigi yerin ardindan sigara kokusu birakirdi.
 
              Her aksam oldugu gibi, o aksam da geldi kahve ocagina. Kunduralari, bos bir koridorda yürüyormus kadar ses çikarir, adeta “Süleyman geldi.” dedirtirdi. Süleyman Efendi geldi, çöktü kösesine. Onun derin düsüncelere daldigi belliydi çayini erimis olan sekerine ragmen karistirmasindan.

              Borçluydu etrafina. Esnaf adamcagiza acir, ses etmezdi. Zaten hastaliktan borç falan düsünecek hali de kalmamisti. Illet, sarmisti bütün vücudunu.

              Ne kimsesi ne de arayani, sorani vardi. Kendisi de kaybolurdu ortaliktan, uzun süre gözükmezdi meydanda. Bu sabah gene yoktu ortaliklarda. Nereden bileceklerdi ki bu sefer temelli kaybolmustu. Bir daha hiç geri gelmeyecekti.

            Bir daha geri gelmedi. Öldü mü kaldi mi belli degil. Hos ölmemis olsa yolu mutlaka buralara, kendisiyle bas basa kaldigi bu çay ocagina, sirlarini emanet ettigi bu köhne yere mutlaka ugrardi. 

            O gitti ve ondan yadigâr su iki misra kaldi geriye: Ölüm Allah’in emri, ayrilik olmasaydi…
 
 Gizem SEZER 10-TM / 476
---------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------- 

 
Okulumuz
Tarihçemiz İdari Kadro  Öğretmenler
Misyon ve Vizyonumuz Ayın Öğrencisi Köşesi Basında Biz
Dönem Birincileri Ayın Sınıfı Köşesi Ders Saatleri
Okul Kıyafetlerimz Veli Görüşme Saatleri
 
Haberler
KARNE TÖRENİ

20 Ocak 2011 Cuma günü okul...

>>
BELEDİYE BŞK.YUNUS PEHLİVAN"A ZİYARET

Körfez Atatürk And. Lisesi ...

>>
Tüm Haberler
Bize Ulaşın
Adres : Mimar Sinan Mahallesi Mehmet Akif Ersoy Caddesi 41780 KÖRFEZ/KOCAELI
Tel : 0 262 528 46 71

Fax : 0 262 528 77 24
E-Posta : admin@ataturkanadolu.com
 
 
Ayın Öğrencisi   Rehberlik
Gökberk
KULAÇ
10-A
 
Genel Bilgiler ÖSYS
Alan Seçimi Mesleki Rehberlik
 
 
image12 image2 image19 image26 image29 image1
Körfez Atatürk Anadolu Lisesi - Copyright © 2009 - Her Hakkı Saklıdır